Sosyal Güvenlik

Sosyal güvenlik” insanlara, bugün ve gelecekte, çalışma koşullarını kaybetmesi halinde dahil olmak üzere çeşitli risklere karşı, yaşamını sürdürebileceği sürekli bir gelir güvencesinin sağlanmasıdır.  Sosyal güvenliğin gelişimi iş kazası, meslek hastalıkları ve analık sigortaları ile başlamış, daha sonra diğer hastalık, maluliyet, yaşlılık, ölüm ve işsizlik sigortası hakları kazanılmıştır.

Peki kapitalizmin 200 yıllık tarihinde sosyal güvenlik ne zaman gündeme gelmiştir?

Sosyal güvenliğin unsurları, işçi sınıfının verdiği mücadele ile 20. yüzyıl başından itibaren gelişmeye başlamış, ancak yaygınlık kazanması ve bir insan hakkı olarak kabulü için II. Dünya Savaşı’nın yaşanması ve sosyalizmin bir dünya sistemi haline gelmesini beklemek gerekmiştir. Yani, kapitalizmin sosyalist sisteme karşı geliştirdiği “sosyal devlet” ya da “refah devleti” denilen olgunun gündeme gelmesi ile “sosyal güvenlik” uluslararası belgelerle sistemli hale getirilmiştir. Kimi yazarlara göre, bir hak olmaktan çok, kapitalist sistemi güvenceye alan bir rüşvettir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist sisteme karşı geliştirilen “refah devleti” anlayışıyla, özellikle sağlık ve eğitim “meta” olmaktan çıkmış ve kamu hizmeti haline getirilmiştir. Örneğin İngiltere’de Savaştan sonra, Churchill’in tüm karizmasına karşın İşçi Partisi, Beveridge Raporu denilen ve temelde devlet müdahalesi yoluyla gelirin daha adil dağılımının sağlanması politikası ile seçimleri kazanmıştır. Kısa bir süre sonra da Ulusal Sağlık Hizmeti devreye girmiş ve her yurttaşa parasız sağlık hizmeti sunulmaya başlanmıştır.

Sosyal güvenliğin uluslararası belgelerde bir hak olarak kabulü Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1944 yılında kabul ettiği Filadelfiya Bildirgesi ile mümkün olmuştur. Ki burada hatırlatmakta yarar var: Uluslararası Çalışma Örgütü Ekim Devrimini takiben 1919 yılında kurulmuştur. Filadelfiye Bildirgesi’nin 1. maddesi “her nerede olursa olsun fakirlik, bütün insanların refahı için bir tehlike oluşturur” demekte ve 3. maddesi de “korunmaya muhtaç olan herkes için bir esas gelir sağlamak üzere, sosyal güvenlik tedbirlerinin, diğer taraftan tam sıhhi yardımlarının genişletilmesi” görevinden bahsetmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü 1952 yılında da Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına ilişkin 102 sayılı Sözleşmeyi kabul etmiştir. Bu sözleşme, sosyal güvenlik ile ilgili riskleri hastalık, işsizlik, yaşlılık, iş kazası, meslek hastalığı, analık, sakatlık, ölüm ve aile yükleri olarak belirlemiştir. Sözleşmeyi kabul eden devletler, kişilerin, belirtilen bu risklere karşı korunması için gerekli tedbirleri alacaktır.

Sosyal güvenlik ile ilgili diğer önemli uluslararası belge ise 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. Beyannamenin 22. maddesi herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı olduğunu belirtmekte, 25. madde ise bu hakkın kapsamını göstermektedir. Buna göre; herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır; herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir; anaların ve çocukların, özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.
Sosyal güvenlik harcamalarının önemi hepimiz tarafından bilinmektedir. Ancak rakamlar bu durumu daha çarpıcı olarak göstermektedir. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde sosyal güvenlik harcamalarının yapılmaması halinde nüfusun ortalama yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında kalmaktadır. Gelirin en adil dağıldığı kabul edilen İsveç’de bu oran yüzde 44’e ve Findandiya’da ise yüzde 70’e çıkmaktadır. Yani devlet sosyal güvenlik harcamalarını yapmazsa nüfusun yüzde 70’i yoksulluk sınırının altında kalmaktadır.
Türkiye’de sosyal güvenliğin gelişimi Dünyada olduğu gibi aşamalı olarak gerçekleşmiştir. İlk İş Kanununun tarihi 1936’dır ve işçi lehine olan hükümleri 1940 tarihli Milli Korunma Kanunu nedeniyle uzun yıllar uygulanamamıştır. Hafta sonu tatiline ilişkin ilk yasa 1924’de çıkarılmış, ancak ücretsiz olarak uygulanmıştır. Hatta uygulanıp uygulanmadığı konusunda bile şüphe vardır. 1942 tarihli bir rapor (Kessler Raporu) istatistiklere dayanarak, muntazaman bir hafta tatili uygulamasının olmadığını tespit etmektedir. Ücretli hafta sonu tatili uygulaması ancak 1960 yılında çıkarılan bir yasa ile genel olarak uygulanmaya başlanmıştır.
İlk sigorta uygulamaları 1945 tarihli bir yasa ile gündeme gelmiştir ki bu yasa iş kazaları, meslek hastalıkları ve analık sigortasını kapsamaktadır. Maluliyet, ihtiyarlık ve ölüm sigortası ile ilgili yasa ise 1957 yılında düzenlenmiştir.

Osmanlı Devleti döneminde, askerlerin ve memurların emekliliği ile ilgili düzenlemeler vardır ve bu düzenlemeler 1930 yılında Askeri ve Mülki Tekaüt Kanunu ile birleştirilerek primsiz bir emeklilik sistemi getirilmiştir. Ancak, o dönem, yine sosyal devletin temel unsuru olan “kamu hizmeti” kavramı gelişmediği için memur sayısı çok sınırlıdır ve emeklilik hakkı yaygın bir uygulama değildir.
1946 yılında İşçi Sigortaları Kurumu kurulmuştur; bu kurum 1964 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu olarak yeniden düzenlenmiştir. Kamu görevlilerinin sosyal güvenlik kurumu olan Emekli Sandığı’nın kurulması ise ancak 1950 yılında gerçekleşmiştir. 1961 Anayasası’nın 48. maddesi “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurmak devletin ödevlerindendir.” demek süretiyle ile sosyal güvenliği anayasal bir hak haline getirilmiştir. 1982 anayasası, tüm olumsuzluklarına karşın, sosyal güvenliği anayasal bir hak olarak korumuştur. Sosyal güvenliğin bir unsuru olan işsizlik sigortası ile ilgili yasa ancak 1999 yılında kabul edilmiştir. Fakat yararlanma koşulları o kadar ağır olarak belirlenmiştir ki, birçok kişi işsiz kalmasına rağmen bu sistemden yararlanamamakta ve işsizlik sigortası fonunda devlet tarafından kullanılan büyük miktarda paralar birikmektedir.
Dünyada, sosyal güvenlik uygulamaları için primli, primsiz veya karma yöntemlerle finansman sağlanmaktadır. Primli sistem, işçi ve işverenin katkılarıyla, çalışan kişilerin prim ödemesine dayanmaktadır. Primsiz sistem ise sosyal güvenliğin genel vergi gelirleriyle finanse edilmesidir. Karma sistem, sigorta konusuna göre bu iki sistemin birlikte uygulanmasıdır. Bilindiği üzere, Türkiye’de primli sistem uygulanmaktadır.
Kısacası, gerek Dünyada ve gerekse Türkiye’de sosyal güvenlik uygulamalarının 50 yıllık bir geçmişi vardır ve temelde, insanların sosyal risklerden korunmasını sağlamaktan çok, sosyal risklerle karşı karşıya olan insanların sistemi tehdit edecek boyuttaki başkaldırılarını önlemek için varılan bir uzlaşmadır. Dolayısıyla, bu tehdit azaldığı sürece sosyal güvenlik uygulamalarında gerilemeler görülecektir. 1980’lerden bu yana yaşanan gelişme de bunu göstermektedir.
Türkiye’de 1990’ların ortalarından itibaren sosyal güvenliğin tasfiyesi yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır. TÜSİAD, 1996’da “Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Yeniden Yapılanma” başlıklı bir çalışma başlatmış, 1997 yılında rapor haline getirilen sermayenin formülü Ekim 1997’de Ankara ve İstanbul’da yapılan toplantılarla kamuoyuna açıklanmıştır. Rapora göre; sosyal sigorta kurumlarının aktif-pasif dengesi bozulmuştur; gelişmiş ülkelerde 5 çalışan bir emekliyi beslerken ülkemizde 1.8 çalışan 1 emekliyi beslemektedir; genç yaşta emeklilik ve kayıt dışı çalışma yaygındır; sosyal güvenlik kurumları arasında aylığa hak kazanma, prim ödeme süresi ve aylık bağlama oranları arasında ciddi farklılıklar vardır; sağlık hizmetleri yetersiz ve kalitesizdir; işsizlik sigortasının hayata geçirilmesi ve kıdem tazminatının tasfiyesi gereklidir vs…
Sosyal güvenlik açıkları özellikle sık sık gündeme getirilmekte ve sosyal güvenlik alanında reform ihtiyacı da daha çok bu açıklara dayandırılmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminin açık verdiği doğrudur; ancak bu açık, işçilerin birikiminin sermayeye peşkeş çekilmesi, sık sık prim aflarına başvurulması gibi bilinçli politikalar sonucunda oluşmuştur. Bir bilim adamının yaptığı hesaba göre 1960 yılından itibaren sosyal güvenlik fonlarında birikmesi gereken paralar, enflasyonun sadece 2 puan üzerinde değerlendirilmiş olsaydı, 1997 yılında SSK’nın kasasında 20 milyar dolar nakit para olmalıydı. Kaldı ki Türkiye’de son 20 yıldır, nakit para enflasyonun 10-15 puan üzerinde getiri sağlamaktadır.
Sosyal güvenlik alanına dair ilk önemli saldırı, Ağustos 1999’da emeklilik yaşının kadınlarda 58 ve erkeklerde 60’a çıkarılmasıydı. Bu değişiklik sisteme yeni giren çalışanlar yanında mevcut çalışanların kazanılmış haklarını da önemli ölçüde tırpanladı. Ancak, saldırı bununla da kalmadı. 2003 yılında yeni iş yasası, Sosyal Güvenlik Kurumu kurulmasına ilişkin yasa, İş Kurumu Yasası, SSK ve Bağ-Kur yasalarındaki değişikliklerle devam etti, 2006 yılında kabul edilen ama bazı maddeleri anayasayaca reddeldilmesi nedeniyle yeniden çıkarılması için hazırlıkları yapılan yeni Sosyal Güvenlik ve SSGSS Yasaları ile daha da olumsuz ve emekçilerin aleyhine bir düzenlemeyi hedeflemektedir.

Yeniden çıkarılması hazırlıkları yapılan “Sosyal Güvenlik” ve “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası” düzenlemeleri ile, “tüm yurttaşlara sosyal güvenlik hakkı” ve “herkese ücretsiz sağlık hizmeti” getirdiğini iddia eden AKP Hükümeti bu düzenlemeler ile emekçilerin ve halkın sosyal güvenlik ve sağlık hakkını darbeleyen değişiklikleri hedefliyor. Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası ile yaptığı yapısal uyum ve kredi anlaşmalarının temel şartı sosyal güvenlik ve sağlık politikalarının, Başbakan’ın ifadesiyle “pazarlanabilir”, ya da “rekabet edilebilir” hale getirilmesiydi. Bunun bugünkü ve gelecek kuşaklar için anlamı, sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, hastanelerin, sağlık ocaklarının özelleştirilmesi ve emeklilik yaşının artırılarak sosyal güvenlik sisteminden yararlananların sayısının daraltılması oldu.
IMF, Dünya Bankasının direktifleri doğrultusunda AKP hükümetince yasalaştırılması beklenen sosyal güvenlik yasalarıyla, rant bekleyen özel hastanelere ve ilaç tekellerine verilen sözler yerine getirilmiş olacaktır.
Türkiye’de yaşayan milyonların tamamını kapsayan ve sosyal ve ekonomik haklarda her bakımdan geriye düşüşü ifade eden bu yasaların içeriği emeklilik yaşının kademeli olarak artırlmasında muayene,ilaç katkı olayına, emekli maaaşlarını düşürülmesinden teminat paketinden olmayan hastalıkların kapsam dışından tutulmasına,
kadar emekçilerin aleyhine olan bir çok düzenlemeler içeriyordu.
Neoliberal saldırılar ve sosyalizmin geriye çekilmesi olguları burjuva kapitalist sistemi sosyal güvenlik kurumlarını daha fazla göstermelik hale getirdiği gibi hemen herşey pazara açılarak yoksullara ölüm reva görülmüştür. İşçiler ve emekçiler örgütlenetek butrjuva kapitalsit sistemin vahşi saldırıların karşı mücadele etmeden sosyal güvenlik haklarını korumaları ve yeni haklar kazanmaları güç olacaktır.



Etiketler:

One Response to “Sosyal Güvenlik”

  1. nerimanon 07 Tem 2010 at 00:20

    merhabalar bir sorumuz var yardımcı olursanız çok sevineceğiz.bir akrabamızın gözleri yüzde 65 görmüyo.malülen emekli olmak için verdiği dilekce reddedilmiş dokdorların yüzde 65 görmemezlik raporu verdiği halde dilekçe geri çevrilmiş neden acaba ve biz itaraz edebilirmiyiz tekrara dilekcemiz incelenmesi için .hangi yolu takip etmeleri gerekiyo bu akrabamız inanaın çok zor duurmda ve nasıl nerelere baş vurmaları gerediğini bilmiyolar bizlerde bu konularda bilgimiz yok en kısa zamanda bilgilendirirseniz çokk sevineceğiz şimdiden teşekküler iyi akşamalar

Trackback URI | Comments RSS

Yorum Yazabilirsiniz.